Bu öykü 1999'daki o büyük deprem günlerinde yazılmıştır.
Kadın başını gökyüzüne kaldırdı. Süzülerek ilerleyen gri bulutları gördü. Çocukluğunun rengarenk pamuk helvalarını anımsadı. Derin bir iç çekti. "Şimdi çocukluğu anımsamanın sırası mı!"Ölüm kokan bu gecede en son anımsanacak şeydi çocukluk. O sıcak yaz gecesinde, hep birlikte geç kalmış bir depremi bekliyorlardı. Çay bahçesinin kalabalığına bir göz attı. Herkes suskundu. Bir önceki günün yorgunluğu yüzlerinden okunuyordu. Günlerdir çadırlarda, otomobillerde geçirilen zamanlardan yorgun düşmüşlerdi. Yaşadıkları o korkunç "kırk beş saniye" belleklerine kazınmıştı. Adaların ateşböceklerini andıran ışıklarına baktı. "Başka bir zaman olsaydı seyretmeye doyum olmazdı "diye mırıldandı. Çay bahçesindeki televizyonda, bir kadın spiker tam yetmiş iki saattir yayınlanmakta olan deprem haberlerini okuyordu. Yüzünde acı ve hüzün vardı.
Yanındaki sandalyede uyuyan arkadaşına baktı. Nasıl da mışıl mışıl uyuyordu! İki gündür bir dakika olsun gözünü kırpmamış olduğunu anımsadı. Uykusuz geçen gecelerin sabahında evine alelacele, adeta bir hırsız gibi girip duş alıyor, bir fincan neskafe içip hızla giyiniyor, az sonra kendini yine yollarda işine giderken buluyordu. Üzgün ve yorgundu.
Tatlı bir uyku bastırmıştı. Gözlerini kapatıp uyumayı denedi. "Olmuyor", diye söylendi. Televizyonun sesi sonuna kadar açıktı. Ekrana bakıp yüzünü buruşturdu. Kartondanmışçasına birbiri üstüne yıkılıveren apartmanların görüntüsü iç parçalayıcıydı. "Bir savaş çıksa bu kadar kıyım olmazdı". Çimenlerin üzerine serdikleri battaniyelere sere serpe uzanıp uyuyan insanlata baktı bir süre. İnsanoğlunun koşullara bu denli uyum sağlayabilmesine oldum olası hayran kalmıştı.
Yan masada oturan birkaç kadın sohbet ediyorlardı. İster istemez kulak misafiri oluverdiği sözler dikkatini çekmekte gecikmedi. Geçkince bir kadın sesiydi duyulan. Öfkeli bir ses tonuyla bir sonraki seçimlerde hiçbir partiye oy vermeyeceğini haykırıyordu. Az sonra erken emeklilik konusu gündeme geldi. Ülkenin neredeyse tüm sorunlarının nedeni işçilerin kırklı yaşlarda emekli olmasıydı ona göre. Bu yüzden değil miydi yabancı ülkelerin iki kuruşuna muhtaçlığımız? "Ben çalışarak bulunduğum yere geldim. Otuz beş sene dolu dolu çalıştım" diyordu bir kadın. Almanya'dan kesin dönüş yapmıştı. "İki yıl oldu geleli. Buralara çakılıp kaldım" diyordu. "Çocuklar Almanya'da kaldı. Onları çok özlüyorum. Kocam, ben bu gurbet ellerde mi öleceğim, deyip durdu. Üç vardiya çalışıyordu. Güneş yüzü görmez olmuştu. Sonunda emekli oldu. Ona uyup ben de buralara geldim." "Hastanelerin haline üzülüyorum" diyordu bir başkası. "Adeta tüylerim ürperiyor. Bu afet Allah'ın bir hikmeti amenna ama, hastanelere gidiyorsun kuyruk, bankaya gidiyorsun kuyruk. Halbuki bir kişi yerine üç kişi çalıştır, herkes de adam gibi muamele görsün, değil mi cancağazım?"
Televizyon ekranındaki yetkili, kriz merkezlerinde depremle ilgili tüm tedbirlerin alındığını, kimsenin yelaşa kapılmamasını buyuruyordu. En kısa zamanda çadır kentler kurulacak, yaralar sarılacaktı. Bir önceki yıl depremle sarsılan başka bir yörenin halkı, felaketle yeni karşılaşanlara öğütler veriyorlardı beyaz camdan. Kadın yine derin bir iç geçirdi. Bu halkın felaket anlarında gösterdiği dayanışmayı normal günlerde de gösterebilmesini ne kadar isterdi! Aynı halk değil miydi, milli bayram haline getirdiği futbol karşılaşmalarında coşan; takımlarının yenilgileriyle ağlayan!
Gün ağarmaya başlamıştı. Televizyonda konuşan spiker şimdi enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarından bahsediyordu. Binlerce ölü, on binlerce yaralı vardı. Ne müthiş bir felaket, diye geçirdi içinden. Ağlayamıyordu. Gözyaşları kurumuştu sanki. Oysa için için köpüren bir deniz gibiydi yüreği. Patladı patlayacaktı... Yerinden doğruldu. Yanındaki sandalyede uyumaya çalışan arkadaşını uyanmış, mahmur gözlerle kendisine bakar buldu. "Haydi kalkalım. Bizim eve gidip kahvaltı edelim" dedi yorgun bir ses tonuyla. Sesi fısıltıyla çıkıyordu. Arkadaşı yattığı yerden doğruldu; üzerini silkeledi; kalktı. İki kadın artık tenhalaşmış olan alandan yavaşça uzaklaşırken, sahilden belli belirsiz duyulan dalgaların sesi, martı çığlıklarına karışıyor; yeni bir günü muştuluyordu.
AĞUSTOS 1999
İSTANBUL

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder