19 Mayıs 2014 Pazartesi
19 Ocak 2012 Perşembe
30 Mart 2010 Salı
GİZEMLİ KADIN
Elinde bir buket çiçekle puba girdi. Etrafına bakındı. Buluşma saatinden yarım saat önce gelmişti. Pencere önündeki iki kişilik masaya oturdu. Çiçek buketini masanın üzerine bırakıverdi. Masaya yaklaşan garsona seslendi. "Bir kadeh kırmızı şarap lütfen!" Artık hoşlandığı kadını beklemekten başka yapacak bir işi kalmamıştı. Gelecek mi acaba, diye geçirdi içinden.
Sema'ya bir gece önce telefon etmiş; hal hatır sorduktan sonra, "Sema, yarın akşam Divan pubda buluşalım mı? Bir kadeh bir şeyler içer, sohbet ederiz. Ne dersin?" deyivermişti o tok, kendinden emin ses tonuyla. Bu ses tonuna o güne kadar hiçbir kadın hayır diyememişti. Genç kadının biraz duraksadığını anımsıyor. Sesinde bastıramadığı bir şaşkınlıkla, "Tamam, Rahmi gelirim. Saat kaçta?"deyişini bir de. Ertesi akşam saat yedide buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Telefonu kapadıktan sonra heyecandan uyuyamamıştı. Yatakta bir sağa, bir sola dönüp durmuş; neden sonra uykuya dalabilmişti.
Pub kalabalıktı. Çatal, bıçak seslerine karışan konuşmalar arada bir hafifçe atılan kahkahalarla kesiliyor; duvarlara monte edilmiş ufak hoperlörlerden yayılan müzik belli belirsiz duyuluyordu. Cumartesi akşamlarının o kendine has kösnüllüğünü hissetti. Gerginliği yerini hafif bir mahmurluğa bırakmıştı. "İçtiğim şaraptan olmalı", diye mırıldandı. Saatine baktı. Yediye beş vardı. Sema gelecek miydi? Birden kuşkuya kapıldı. Ya gelmezse? Masanın üzerindeki çiçeklere bir göz attı. Güzelim beyaz şebboyları çiçekçide özenle seçişini anımsadı. İçi burkuldu. "Ya gelmezse?"
Bir çift gözün ısrarla üzerinde olduğunu farketmesi o ana rastlıyor. Hafifçe başını kaldırıp bakıyor. Gözleri karşı masada yalnız başına oturan sarışın, menekşe gözlü kadınla buluşuyor. Kadın gülümsüyor. Kadını sanki yıllardır tanıyormuşçasına bir his doğuyor içine. Bu aşinalık da neyin nesi, diye geçiriyor içinden. "Sema da nerede kaldı?" diye düşünüyor bir yandan da. Kısa bir duraksamadan sonra kadının gülümsemesini hafif bir baş işaretiyle yanıtlıyor. Gözlerini genç, güzel kadından alamıyor bir türlü.
Rahmi masanın üzerindeki çiçek buketini aldı. Masadan kalkarken başı döndü. Neredeyse düşecekti. Elinde buket genç kadının masasına yaklaştı. Gözleri menekşe gözlerle buluştuğunda sözcükler ağzından kendiliğinden dökülüverdi. "Oturabilir miyim?" Genç kadının cevabını beklemeden çiçek buketini masanın üzerine bırakmıştı bile. Buğulu bir sesti duyduğu. "Buyurun lütfen."
Garson masalarına geldiğinde koyu bir sohbete dalmışlardı. Sanki yıllardır tanışıyorlardı. İlk görüşte aşk bu olmalı, diye geçirdi içinden. Menekşe gözlerin içinde kendi yansısını gördü. Ürperdi. "Kalkıp biraz caddede dolaşalım mı?" dedi menekşe gözlere. O buğulu sesi duydu yine. "Olur" Genç kadının sandalyesini zarifçe çekip kalkmasına yardım etti. Masadan çiçek buketini aldı. Kapıdan çıkarlarken elleri buluştu. İnce, uzun parmaklı zarif eli sıkıca kavrarken , ilk görüşte aşk işte bu, diye düşündü yeniden.
Sema'ya bir gece önce telefon etmiş; hal hatır sorduktan sonra, "Sema, yarın akşam Divan pubda buluşalım mı? Bir kadeh bir şeyler içer, sohbet ederiz. Ne dersin?" deyivermişti o tok, kendinden emin ses tonuyla. Bu ses tonuna o güne kadar hiçbir kadın hayır diyememişti. Genç kadının biraz duraksadığını anımsıyor. Sesinde bastıramadığı bir şaşkınlıkla, "Tamam, Rahmi gelirim. Saat kaçta?"deyişini bir de. Ertesi akşam saat yedide buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Telefonu kapadıktan sonra heyecandan uyuyamamıştı. Yatakta bir sağa, bir sola dönüp durmuş; neden sonra uykuya dalabilmişti.
Pub kalabalıktı. Çatal, bıçak seslerine karışan konuşmalar arada bir hafifçe atılan kahkahalarla kesiliyor; duvarlara monte edilmiş ufak hoperlörlerden yayılan müzik belli belirsiz duyuluyordu. Cumartesi akşamlarının o kendine has kösnüllüğünü hissetti. Gerginliği yerini hafif bir mahmurluğa bırakmıştı. "İçtiğim şaraptan olmalı", diye mırıldandı. Saatine baktı. Yediye beş vardı. Sema gelecek miydi? Birden kuşkuya kapıldı. Ya gelmezse? Masanın üzerindeki çiçeklere bir göz attı. Güzelim beyaz şebboyları çiçekçide özenle seçişini anımsadı. İçi burkuldu. "Ya gelmezse?"
Bir çift gözün ısrarla üzerinde olduğunu farketmesi o ana rastlıyor. Hafifçe başını kaldırıp bakıyor. Gözleri karşı masada yalnız başına oturan sarışın, menekşe gözlü kadınla buluşuyor. Kadın gülümsüyor. Kadını sanki yıllardır tanıyormuşçasına bir his doğuyor içine. Bu aşinalık da neyin nesi, diye geçiriyor içinden. "Sema da nerede kaldı?" diye düşünüyor bir yandan da. Kısa bir duraksamadan sonra kadının gülümsemesini hafif bir baş işaretiyle yanıtlıyor. Gözlerini genç, güzel kadından alamıyor bir türlü.
Rahmi masanın üzerindeki çiçek buketini aldı. Masadan kalkarken başı döndü. Neredeyse düşecekti. Elinde buket genç kadının masasına yaklaştı. Gözleri menekşe gözlerle buluştuğunda sözcükler ağzından kendiliğinden dökülüverdi. "Oturabilir miyim?" Genç kadının cevabını beklemeden çiçek buketini masanın üzerine bırakmıştı bile. Buğulu bir sesti duyduğu. "Buyurun lütfen."
Garson masalarına geldiğinde koyu bir sohbete dalmışlardı. Sanki yıllardır tanışıyorlardı. İlk görüşte aşk bu olmalı, diye geçirdi içinden. Menekşe gözlerin içinde kendi yansısını gördü. Ürperdi. "Kalkıp biraz caddede dolaşalım mı?" dedi menekşe gözlere. O buğulu sesi duydu yine. "Olur" Genç kadının sandalyesini zarifçe çekip kalkmasına yardım etti. Masadan çiçek buketini aldı. Kapıdan çıkarlarken elleri buluştu. İnce, uzun parmaklı zarif eli sıkıca kavrarken , ilk görüşte aşk işte bu, diye düşündü yeniden.
Etiketler:
İnce,
uzun parmaklı zarif eli sıkıca kavrarken r
19 Ocak 2009 Pazartesi
ÖLÜM KOKAN GECE
Bu öykü 1999'daki o büyük deprem günlerinde yazılmıştır.
Kadın başını gökyüzüne kaldırdı. Süzülerek ilerleyen gri bulutları gördü. Çocukluğunun rengarenk pamuk helvalarını anımsadı. Derin bir iç çekti. "Şimdi çocukluğu anımsamanın sırası mı!"Ölüm kokan bu gecede en son anımsanacak şeydi çocukluk. O sıcak yaz gecesinde, hep birlikte geç kalmış bir depremi bekliyorlardı. Çay bahçesinin kalabalığına bir göz attı. Herkes suskundu. Bir önceki günün yorgunluğu yüzlerinden okunuyordu. Günlerdir çadırlarda, otomobillerde geçirilen zamanlardan yorgun düşmüşlerdi. Yaşadıkları o korkunç "kırk beş saniye" belleklerine kazınmıştı. Adaların ateşböceklerini andıran ışıklarına baktı. "Başka bir zaman olsaydı seyretmeye doyum olmazdı "diye mırıldandı. Çay bahçesindeki televizyonda, bir kadın spiker tam yetmiş iki saattir yayınlanmakta olan deprem haberlerini okuyordu. Yüzünde acı ve hüzün vardı.
Yanındaki sandalyede uyuyan arkadaşına baktı. Nasıl da mışıl mışıl uyuyordu! İki gündür bir dakika olsun gözünü kırpmamış olduğunu anımsadı. Uykusuz geçen gecelerin sabahında evine alelacele, adeta bir hırsız gibi girip duş alıyor, bir fincan neskafe içip hızla giyiniyor, az sonra kendini yine yollarda işine giderken buluyordu. Üzgün ve yorgundu.
Tatlı bir uyku bastırmıştı. Gözlerini kapatıp uyumayı denedi. "Olmuyor", diye söylendi. Televizyonun sesi sonuna kadar açıktı. Ekrana bakıp yüzünü buruşturdu. Kartondanmışçasına birbiri üstüne yıkılıveren apartmanların görüntüsü iç parçalayıcıydı. "Bir savaş çıksa bu kadar kıyım olmazdı". Çimenlerin üzerine serdikleri battaniyelere sere serpe uzanıp uyuyan insanlata baktı bir süre. İnsanoğlunun koşullara bu denli uyum sağlayabilmesine oldum olası hayran kalmıştı.
Yan masada oturan birkaç kadın sohbet ediyorlardı. İster istemez kulak misafiri oluverdiği sözler dikkatini çekmekte gecikmedi. Geçkince bir kadın sesiydi duyulan. Öfkeli bir ses tonuyla bir sonraki seçimlerde hiçbir partiye oy vermeyeceğini haykırıyordu. Az sonra erken emeklilik konusu gündeme geldi. Ülkenin neredeyse tüm sorunlarının nedeni işçilerin kırklı yaşlarda emekli olmasıydı ona göre. Bu yüzden değil miydi yabancı ülkelerin iki kuruşuna muhtaçlığımız? "Ben çalışarak bulunduğum yere geldim. Otuz beş sene dolu dolu çalıştım" diyordu bir kadın. Almanya'dan kesin dönüş yapmıştı. "İki yıl oldu geleli. Buralara çakılıp kaldım" diyordu. "Çocuklar Almanya'da kaldı. Onları çok özlüyorum. Kocam, ben bu gurbet ellerde mi öleceğim, deyip durdu. Üç vardiya çalışıyordu. Güneş yüzü görmez olmuştu. Sonunda emekli oldu. Ona uyup ben de buralara geldim." "Hastanelerin haline üzülüyorum" diyordu bir başkası. "Adeta tüylerim ürperiyor. Bu afet Allah'ın bir hikmeti amenna ama, hastanelere gidiyorsun kuyruk, bankaya gidiyorsun kuyruk. Halbuki bir kişi yerine üç kişi çalıştır, herkes de adam gibi muamele görsün, değil mi cancağazım?"
Televizyon ekranındaki yetkili, kriz merkezlerinde depremle ilgili tüm tedbirlerin alındığını, kimsenin yelaşa kapılmamasını buyuruyordu. En kısa zamanda çadır kentler kurulacak, yaralar sarılacaktı. Bir önceki yıl depremle sarsılan başka bir yörenin halkı, felaketle yeni karşılaşanlara öğütler veriyorlardı beyaz camdan. Kadın yine derin bir iç geçirdi. Bu halkın felaket anlarında gösterdiği dayanışmayı normal günlerde de gösterebilmesini ne kadar isterdi! Aynı halk değil miydi, milli bayram haline getirdiği futbol karşılaşmalarında coşan; takımlarının yenilgileriyle ağlayan!
Gün ağarmaya başlamıştı. Televizyonda konuşan spiker şimdi enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarından bahsediyordu. Binlerce ölü, on binlerce yaralı vardı. Ne müthiş bir felaket, diye geçirdi içinden. Ağlayamıyordu. Gözyaşları kurumuştu sanki. Oysa için için köpüren bir deniz gibiydi yüreği. Patladı patlayacaktı... Yerinden doğruldu. Yanındaki sandalyede uyumaya çalışan arkadaşını uyanmış, mahmur gözlerle kendisine bakar buldu. "Haydi kalkalım. Bizim eve gidip kahvaltı edelim" dedi yorgun bir ses tonuyla. Sesi fısıltıyla çıkıyordu. Arkadaşı yattığı yerden doğruldu; üzerini silkeledi; kalktı. İki kadın artık tenhalaşmış olan alandan yavaşça uzaklaşırken, sahilden belli belirsiz duyulan dalgaların sesi, martı çığlıklarına karışıyor; yeni bir günü muştuluyordu.
AĞUSTOS 1999
İSTANBUL
Kadın başını gökyüzüne kaldırdı. Süzülerek ilerleyen gri bulutları gördü. Çocukluğunun rengarenk pamuk helvalarını anımsadı. Derin bir iç çekti. "Şimdi çocukluğu anımsamanın sırası mı!"Ölüm kokan bu gecede en son anımsanacak şeydi çocukluk. O sıcak yaz gecesinde, hep birlikte geç kalmış bir depremi bekliyorlardı. Çay bahçesinin kalabalığına bir göz attı. Herkes suskundu. Bir önceki günün yorgunluğu yüzlerinden okunuyordu. Günlerdir çadırlarda, otomobillerde geçirilen zamanlardan yorgun düşmüşlerdi. Yaşadıkları o korkunç "kırk beş saniye" belleklerine kazınmıştı. Adaların ateşböceklerini andıran ışıklarına baktı. "Başka bir zaman olsaydı seyretmeye doyum olmazdı "diye mırıldandı. Çay bahçesindeki televizyonda, bir kadın spiker tam yetmiş iki saattir yayınlanmakta olan deprem haberlerini okuyordu. Yüzünde acı ve hüzün vardı.
Yanındaki sandalyede uyuyan arkadaşına baktı. Nasıl da mışıl mışıl uyuyordu! İki gündür bir dakika olsun gözünü kırpmamış olduğunu anımsadı. Uykusuz geçen gecelerin sabahında evine alelacele, adeta bir hırsız gibi girip duş alıyor, bir fincan neskafe içip hızla giyiniyor, az sonra kendini yine yollarda işine giderken buluyordu. Üzgün ve yorgundu.
Tatlı bir uyku bastırmıştı. Gözlerini kapatıp uyumayı denedi. "Olmuyor", diye söylendi. Televizyonun sesi sonuna kadar açıktı. Ekrana bakıp yüzünü buruşturdu. Kartondanmışçasına birbiri üstüne yıkılıveren apartmanların görüntüsü iç parçalayıcıydı. "Bir savaş çıksa bu kadar kıyım olmazdı". Çimenlerin üzerine serdikleri battaniyelere sere serpe uzanıp uyuyan insanlata baktı bir süre. İnsanoğlunun koşullara bu denli uyum sağlayabilmesine oldum olası hayran kalmıştı.
Yan masada oturan birkaç kadın sohbet ediyorlardı. İster istemez kulak misafiri oluverdiği sözler dikkatini çekmekte gecikmedi. Geçkince bir kadın sesiydi duyulan. Öfkeli bir ses tonuyla bir sonraki seçimlerde hiçbir partiye oy vermeyeceğini haykırıyordu. Az sonra erken emeklilik konusu gündeme geldi. Ülkenin neredeyse tüm sorunlarının nedeni işçilerin kırklı yaşlarda emekli olmasıydı ona göre. Bu yüzden değil miydi yabancı ülkelerin iki kuruşuna muhtaçlığımız? "Ben çalışarak bulunduğum yere geldim. Otuz beş sene dolu dolu çalıştım" diyordu bir kadın. Almanya'dan kesin dönüş yapmıştı. "İki yıl oldu geleli. Buralara çakılıp kaldım" diyordu. "Çocuklar Almanya'da kaldı. Onları çok özlüyorum. Kocam, ben bu gurbet ellerde mi öleceğim, deyip durdu. Üç vardiya çalışıyordu. Güneş yüzü görmez olmuştu. Sonunda emekli oldu. Ona uyup ben de buralara geldim." "Hastanelerin haline üzülüyorum" diyordu bir başkası. "Adeta tüylerim ürperiyor. Bu afet Allah'ın bir hikmeti amenna ama, hastanelere gidiyorsun kuyruk, bankaya gidiyorsun kuyruk. Halbuki bir kişi yerine üç kişi çalıştır, herkes de adam gibi muamele görsün, değil mi cancağazım?"
Televizyon ekranındaki yetkili, kriz merkezlerinde depremle ilgili tüm tedbirlerin alındığını, kimsenin yelaşa kapılmamasını buyuruyordu. En kısa zamanda çadır kentler kurulacak, yaralar sarılacaktı. Bir önceki yıl depremle sarsılan başka bir yörenin halkı, felaketle yeni karşılaşanlara öğütler veriyorlardı beyaz camdan. Kadın yine derin bir iç geçirdi. Bu halkın felaket anlarında gösterdiği dayanışmayı normal günlerde de gösterebilmesini ne kadar isterdi! Aynı halk değil miydi, milli bayram haline getirdiği futbol karşılaşmalarında coşan; takımlarının yenilgileriyle ağlayan!
Gün ağarmaya başlamıştı. Televizyonda konuşan spiker şimdi enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarından bahsediyordu. Binlerce ölü, on binlerce yaralı vardı. Ne müthiş bir felaket, diye geçirdi içinden. Ağlayamıyordu. Gözyaşları kurumuştu sanki. Oysa için için köpüren bir deniz gibiydi yüreği. Patladı patlayacaktı... Yerinden doğruldu. Yanındaki sandalyede uyumaya çalışan arkadaşını uyanmış, mahmur gözlerle kendisine bakar buldu. "Haydi kalkalım. Bizim eve gidip kahvaltı edelim" dedi yorgun bir ses tonuyla. Sesi fısıltıyla çıkıyordu. Arkadaşı yattığı yerden doğruldu; üzerini silkeledi; kalktı. İki kadın artık tenhalaşmış olan alandan yavaşça uzaklaşırken, sahilden belli belirsiz duyulan dalgaların sesi, martı çığlıklarına karışıyor; yeni bir günü muştuluyordu.
AĞUSTOS 1999
İSTANBUL
5 Ocak 2009 Pazartesi
YÜREĞİM KAR YANGINI
"Fatoş, bir fincan neskafe getirir misin kızım."
Dr. Enis Mimaroğlu, pencereyi açıp dalgın bir ifadeyle, yağan kara baktı. Mevsimin ilk karıydı. Kar tanecikleri caddeye değer değmez yok oluveriyorlardı. Küçük bir çocukken, geceleri annesinin renkli bir kitaptan okuduğu "Karlar Kraliçesi" masalını anımsadı. Çocuk aklıyla masala inanır, bir süre uyur gibi yapıp gözlerini yumar; karlar kraliçesinin elinden tutup kendisini o macera dolu karlar ülkesine götürmesini beklerdi. Az sonra, uykuya daldığında, düşünde kendini gizemli karlar ülkesinde, "Karlar Kraliçesi" nin kızağında buluverirdi. Yanında oturan kraliçe güzel sesiyle daha önce hiç duymadığı bir ezgiyi mırıldanırken, birden günün ilk ışıklarıyla uyanır; az önce yaşadıklarının bir düş oluşunun hayal kırıklığıyla bütün gün içi sıkılırdı. Annesinin okuduğu masal kitabını eline alıp bir süre oyalanır, sayfalarını gelişigüzel karıştırdığı kitabın albenili resimlerine dalıp giderdi. "Ne güzel günlerdi", diye mırıldandı. "Kaygısız, alabildiğine rahat..."
"Geçmişe dalıp gitmeyi bırakmalı." Annesinin ölümünden beri, tam bir yıldır, çocukluk anıları Enis'i rahat bırakmıyordu. Gündüz düşlerinin birinde, genç ve yakışıklı bir subay olan babasıyla bir davetten yeni gelmiş olan annesi oda kapısını hafifçe aralayıp, biricik oğlunu hayranlıkla seyrediyor; bir diğerinde yine annesi, o sabun ve kolonya karışımı kokusuyla oğlunun yanıbaşında oturarak sessizce masal okuyordu.
Annesinin ani ölümü Enis'i oldukça sarsmıştı. Yaşlı kadın, bir kış sabahı kahvaltı masasında birden fenalaşmış, birkaç dakika içinde ölüvermişti. Enis, çaresizce annesinin ölü bedenine bakmış, yaşlı kadını uyandırmaktan ürker gibi fısıltıyla konuşmuştu: "Annem öldü."
"Şimdi acı anıların sırası değil. Şu enfes kar manzarasının tadını çıkarmalı." Bir mddet lapa lapa yağan karı seyretti. Caddenin iki yanındaki ağaçlar kısa sürede gelinler gibi bembeyaz tüllerle süslenivermişlerdi. Doğrusu manzaranın keyfine diyecek yoktu. Bu güzel manzaranın karşısında kremalı bir fincan neskafe içmenin ayrı bir zevki vardı.
"Fatoş, neskafemi bol kremalı hazırla olur mu!"
"Yaşadıklarım, bana anlık zevklerin tadına varmayı öğretti. Zaman akıp giderken, yaşamayı ertelememeyi de..." Kendini daha önce hiç bu kadar zinde hissetmediğini fark etti. Hayatı dolu dolu yaşamak ne kadar hoştu! Sekreterinin getirdiği neskafeden bir yudum içti. Tadı nefisti.
"Bugün, bütün hücrelerimle yaşadığımın farkına varmak istiyorum. Prof. Dr. Enis Mimaroğlu bugünü "kar tatili" ilan etti. Bütün hastalara duyurulur.!"
"Fatoş, kızım randevulu hastaları telefonla arayıp randevularını başka bir güne erteletir misin. Soranlara, doktor beyin çok önemli bir işi çıktı, dersin."
Enis, sekreterine randevuları canı öyle istediği için ertelettiğini söyleyemezdi. Şimdiye dek, hastalarıyla oldukça ilgili, çalışkanbir hekim imajı çizmişti. Sekreterinin güvenini sarsmak onun gibi bir hekime yakışmazdı. Bunları düşünürken, aklına parlak bir fikir geldi. Aybaşındaki sempozyum için İstanbul'da bulunan meslektaşlarına şehri gezdireceğini söyler, olur biterdi. Bu buluşundan dolayı kendisiyle gurur duydu.
Fatoş'un sekreterliğine diyecek yoktu. İşini profesyonelce yapıyor; gün boyu kendisine yardımcı olmaya çalışıyordu. "Bir de üzerime bu kadar düşmese!" Dile kolay yedi yıldır birlikte çalışıyorlardı. Sekreteriyle aralarındaki kardeşlik ilişkisinden memnundu memnun olmasına ama, yine de Fatoş'un gösterdiği aşırı ilgiden bunalıyordu.
"Fatoş, karım ararsa Psikiyatri sempozyumu için yurtdışından gelen arkadaşlarımla bir İstanbul turuna çıktığımı söylemeyi unutm olur mu."
Profesör Dr. Enis Mimaroğlu dolabından koyu haki renkli paltosunu çıkardı; giydi. Kaşkolü, şapkası siyah deri eldivenleri elinde, oda kapısını sessizce açtı. Fatoş, önündeki gazetenin bulmacasına dalmıştı. Profesörü birden karşısında görünce irkilir gibi oldu.
"Fatoş, ben çıkıyorum kızım." Dr. Enis, karlarla kaplı İstanbul sokaklarını keşfe çıkabilirdi artık. "İstanbul, bekle beni geliyorum", diye mırıldanırken, kendi kendine gülümsüyordu.
Dr. Enis Mimaroğlu, pencereyi açıp dalgın bir ifadeyle, yağan kara baktı. Mevsimin ilk karıydı. Kar tanecikleri caddeye değer değmez yok oluveriyorlardı. Küçük bir çocukken, geceleri annesinin renkli bir kitaptan okuduğu "Karlar Kraliçesi" masalını anımsadı. Çocuk aklıyla masala inanır, bir süre uyur gibi yapıp gözlerini yumar; karlar kraliçesinin elinden tutup kendisini o macera dolu karlar ülkesine götürmesini beklerdi. Az sonra, uykuya daldığında, düşünde kendini gizemli karlar ülkesinde, "Karlar Kraliçesi" nin kızağında buluverirdi. Yanında oturan kraliçe güzel sesiyle daha önce hiç duymadığı bir ezgiyi mırıldanırken, birden günün ilk ışıklarıyla uyanır; az önce yaşadıklarının bir düş oluşunun hayal kırıklığıyla bütün gün içi sıkılırdı. Annesinin okuduğu masal kitabını eline alıp bir süre oyalanır, sayfalarını gelişigüzel karıştırdığı kitabın albenili resimlerine dalıp giderdi. "Ne güzel günlerdi", diye mırıldandı. "Kaygısız, alabildiğine rahat..."
"Geçmişe dalıp gitmeyi bırakmalı." Annesinin ölümünden beri, tam bir yıldır, çocukluk anıları Enis'i rahat bırakmıyordu. Gündüz düşlerinin birinde, genç ve yakışıklı bir subay olan babasıyla bir davetten yeni gelmiş olan annesi oda kapısını hafifçe aralayıp, biricik oğlunu hayranlıkla seyrediyor; bir diğerinde yine annesi, o sabun ve kolonya karışımı kokusuyla oğlunun yanıbaşında oturarak sessizce masal okuyordu.
Annesinin ani ölümü Enis'i oldukça sarsmıştı. Yaşlı kadın, bir kış sabahı kahvaltı masasında birden fenalaşmış, birkaç dakika içinde ölüvermişti. Enis, çaresizce annesinin ölü bedenine bakmış, yaşlı kadını uyandırmaktan ürker gibi fısıltıyla konuşmuştu: "Annem öldü."
"Şimdi acı anıların sırası değil. Şu enfes kar manzarasının tadını çıkarmalı." Bir mddet lapa lapa yağan karı seyretti. Caddenin iki yanındaki ağaçlar kısa sürede gelinler gibi bembeyaz tüllerle süslenivermişlerdi. Doğrusu manzaranın keyfine diyecek yoktu. Bu güzel manzaranın karşısında kremalı bir fincan neskafe içmenin ayrı bir zevki vardı.
"Fatoş, neskafemi bol kremalı hazırla olur mu!"
"Yaşadıklarım, bana anlık zevklerin tadına varmayı öğretti. Zaman akıp giderken, yaşamayı ertelememeyi de..." Kendini daha önce hiç bu kadar zinde hissetmediğini fark etti. Hayatı dolu dolu yaşamak ne kadar hoştu! Sekreterinin getirdiği neskafeden bir yudum içti. Tadı nefisti.
"Bugün, bütün hücrelerimle yaşadığımın farkına varmak istiyorum. Prof. Dr. Enis Mimaroğlu bugünü "kar tatili" ilan etti. Bütün hastalara duyurulur.!"
"Fatoş, kızım randevulu hastaları telefonla arayıp randevularını başka bir güne erteletir misin. Soranlara, doktor beyin çok önemli bir işi çıktı, dersin."
Enis, sekreterine randevuları canı öyle istediği için ertelettiğini söyleyemezdi. Şimdiye dek, hastalarıyla oldukça ilgili, çalışkanbir hekim imajı çizmişti. Sekreterinin güvenini sarsmak onun gibi bir hekime yakışmazdı. Bunları düşünürken, aklına parlak bir fikir geldi. Aybaşındaki sempozyum için İstanbul'da bulunan meslektaşlarına şehri gezdireceğini söyler, olur biterdi. Bu buluşundan dolayı kendisiyle gurur duydu.
Fatoş'un sekreterliğine diyecek yoktu. İşini profesyonelce yapıyor; gün boyu kendisine yardımcı olmaya çalışıyordu. "Bir de üzerime bu kadar düşmese!" Dile kolay yedi yıldır birlikte çalışıyorlardı. Sekreteriyle aralarındaki kardeşlik ilişkisinden memnundu memnun olmasına ama, yine de Fatoş'un gösterdiği aşırı ilgiden bunalıyordu.
"Fatoş, karım ararsa Psikiyatri sempozyumu için yurtdışından gelen arkadaşlarımla bir İstanbul turuna çıktığımı söylemeyi unutm olur mu."
Profesör Dr. Enis Mimaroğlu dolabından koyu haki renkli paltosunu çıkardı; giydi. Kaşkolü, şapkası siyah deri eldivenleri elinde, oda kapısını sessizce açtı. Fatoş, önündeki gazetenin bulmacasına dalmıştı. Profesörü birden karşısında görünce irkilir gibi oldu.
"Fatoş, ben çıkıyorum kızım." Dr. Enis, karlarla kaplı İstanbul sokaklarını keşfe çıkabilirdi artık. "İstanbul, bekle beni geliyorum", diye mırıldanırken, kendi kendine gülümsüyordu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
